18 Ocak 2011

Kürt Sorununun Tarihi ve Çözüm Yolları - 2

Yenenler YenilenlerinTarihini Yazar.
1908 Meşrutiyeti’nin ardından İstanbul’da kurulan Kürt örgütleri, yayınları ve aydınları, Kürtler için ’demokratik haklar’ istediler. Ancak aynı kadrolar bu taleplerine karşılık bulamayınca 1919-1920 ‘li yıllarda ayrılma veya özerklik için mücadele ettiler. Bu eğilim Kürt coğrafyasında da etkin görüş olmuş, diyaspora Kürtleri ile Kürt coğrafyasında yaşayan Kürtlerin ulusal taleplerinde, bir uyum ve paralellik kurulmuştur. I. Dünyasavaşı sonrası Türkiye toprakları itilaf devletleri arasında paylaşılmış veegemenliği sınırlandırılmıştır. Kürt coğrafyası İngiliz ve Fransızlararasında pay edilmiştir. Bu iki itilaf devletinin birinin ya daher ikisinin himayesinde Kürdistan kurmak fikri, geniş bir Kürt kesim tarafından benimseniyor olsa da buna, Kürtler’in Osmanlı Devleti ile olan tarihsel ve kültürel bağları nedeni ile Osmanlı Devleti’nin himayesinde özerkliği gerekli gören küçümsenmeyecek bir direnç de vardı. Bu dönem ülke coğrafyasının zor yıllarıdır. Umutile umutsuzluğun, direnmek ile teslim olmanın, kazanmanın ve kaybetmenin birbirine en yakın durduğu yılardır. Örneğin; aralarında İsmet İnönü, Halide Edip Adıvar ve Refet Bele gibi bir çok Türk yurtsever insanı, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın başarılı olamayacağını düşünerek, ehven-i şer olarak Amerikan mandasını kabul etmek istemişlerdir. Halide Edip’in 10 Agustos 1919 tarihli Amerikan başkanı Wilson’a yazdığı ya da İsmet İnönü’nün Kazım Karabekir’e gönderdiği mektuplarda açıkça Amerikan mandası dışında bir yol görmediklerini ifade etmeleri gibi. Zira aynı dönem Kürt’lerin deağırlıklı bir kesimi, İngiltere mandasında Kürdistan kurmak istemişlerdir. Emin Ali Bedirhan (Kürt Teali Cemiyeti Başkan Yardımcısı), Sabri (Kürt Ögrenciler Birliği Başkanı),Kemal Fevzi (Kürt Basını Adına) altına imza atıkları 24 Mart 1920 tarihli ‘Majestelerinin Biritanya Başbakanı’na’ başlıklı mektupta, bağımsız Kürdistan için İngiltere’nin yardım ve himayesini talep etmişlerdir. İki ayrı ulusal topluluk adına iki ayrı itilaf devletine yapılan bu başvurular içeriği ve talepleri bakımından aynı olmasınakarşın, Halide Edip ve bu paralelde düşünen İsmet İnönü tarihte yurtsever ve anti-emperyalist olurken, Kürt aydınlarının emperyalist işbirlikçisi olmalarının tek izahı, tarih kavramının ideolojik içerikli olmasıdır. Yani tarihin, ezenin ve yenenin aklamakve yaptıklarının ne kadar haklı olduğunu anlatmak üzere yazılıyor olmasındandır. Yenilen yurtsuz ve tarihsizdir. Yenen, yaşanan dünyanın hakimidir, tarih onun tarihidir. Bu durumu en güzel ‘resmi tarih’ ifadesi açıklar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün çözüm modeli
14 Ocak 1922 günü yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa’ya, 17 Ocak 1922 günü İzmit’teki durağında Vakityazarı Ahmet Emin (daha sonra Yalman soyadını aldı) “Kürt meselesine değinmiştiniz. Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur.” diye soruyordu.
Gazi Paşa’nın yanıtı şöyleydi:

Kürt sorunu, bizim, yani Türkler’in çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede kaybede, Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürt adına bir sınır çizmek istersek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin, Erzurum’a giden Erzincan’a, Sivas’a giden Harput’a kadar giden bir sınır çizmek gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi Büyük Millet Meclisi hem Kürtler’in hem de Türkler’in yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe bütün çıkarını ve bütün kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.

M. K. Atatürk’ün 80 yıl önce tanımladığı toprağa bağlı olmayan özerklik, günümüzde Kürtler’in ve bir kısım solcu ve sosyalistin savunduğudemokratik özerklik denilen kavrama ne kadar yakın bir muhtevada dile getiriliyor. Çözümü realize etmese de Kürtler’i tanıyor ve çözüm konusunda da son derece donanımlı. Bu noktadan red siyasetine nasıl evrildi? Bunun yanıtı, başta Kürtler’e ihtiyaç duyanTürk ulusalcıların, rejimilerini pekştirince, T.C.’nin tek ulus siyasetini egemen kılarak asimilasyon politikasını devreye sokmasındadır. Bugün bakıldığında muazzam bir başarı görmek mümkündür. Ancak Kürtler’i tarihten silmegirişimi, bu coğrafyadamaddi ve manevi ağır bedeller ödetmiştir. Öte yandan Türkler açısından ise tarihleri hakkında eksik ve yanlışbilgiler edinmeleri ile sonuçlanmıştır. Ve tarihine yabancı bir toplum yaratmıştır. Bu saikle bilmediği tarihle yüzleşmemiştir. Tarihin sırtına verdiği kamburla sorunlar yumağına boğulmuştur.

Osmanlı Kürdistanı’nın Parçalanması
Kürdistan’ın kalıcı parçalanmasında ikinci adım I. Dünya Savaşı sonrasıdır. Osmanlı Kürdistanı’nın bir bölümünü Osmanlı’dan koparan savaşın galibi İngilizler ve Fransızlar; bu bölümü daha sonra Irak ve Suriye devletleri arasında da böldüler. Dolayısıyla 1920’li yıllarda Kürdistan 4 farklı devletin egemenliği altına girdi.

Kürt Halkı’nın uluslaşma süreci böylece dört ayrı egemenlik altında, maruz kaldığı, zor ve baskı yoluyla asimilasyon ve sömürgecilik politikalarıyla kesintiye uğratıldı. Kürtler üç ayrı alfabe ile okumak ve yazmak zorunda kaldılar. Üç ayrı dili konuşan egemen devletlerin kültürel reddini ve inkarını yaşadılar. Genel olarak Sorani ve Kırmançi lehçeleri ile bunların alt lehçelerinin, ulusal bir Pazar, edebiyat ve kültür potasında erimesi önlendi.

Kürtler her dört parçada da ulusal ve kültürel kimliklerinin red ve inkarına karşı çeşitli ayaklanmalar gerçekleştirdiler. Kürtler yaşadıkları ülkelerdeki coğrafi, sosyolojik ve siyasi faktörler nedeniyle, tabi tutuldukları rejimle farklı ilişkiler geliştirdiler.

Cumhuriyet’in Kodladığı Kürt Kollektifleri
Kürt sorunuT.C. devletinin ortaya çıkardığı bir sorun değildir. Osmanlı’dan devir alınmıştır. Ancak T.C. sorunu çözme potansiyeline sahip olmasına karşın, çözmek yerinered ve şiddet yollu asimilasyon siyaseti izlemiştir. Kendimerkezi iktidarını konsolide ederken, ‘Kürt yoktur’ demiştir ancak kendi iktidarına karşı Kürtler’in gösterdigi kolektif karşı çıkışı da yeniden kodlandırmak durumunda kalmıştır. Bu kodlar bazen Kürt başkaldırılarına ‘’irtica ‘’ olarak, bir başka zaman feodalizm olarak, bir başka zaman ‘emperyalizm ile işbirliği yapan genç Cumhuriyet’in düşmanları’ şeklinedekodlamıştır. Kuşkusuz ulusallığın saf bir ulusallık bağlamında kalması, bağlam dışı biçimleri (ataerkil, dinsel-toplumak ilişkileri vs.) tümden yadsımaz ve dışlamaz. Bu durum ulusal olmanın reddi anlmına da gelmez. Kürt hareketleri bubağlam dışı özelikleri çeşitli ağırlıklarda kendi içinde barındırmıştır. Barındırmaya devam da etmektedir. 1970’li yılarda kodlama ‘geri kalmış bölge, aşiret yapısı sürdüren bölge’ nitelemesine bürünmüştür. Anti demokratik Osmanlı modernleşmeci hareketinin devamı olan Cumhuriyet iktidarının resmi ideolojisi olan ve kitleselleşerek popülerleşen modernleşme ideolojisi açısından aşiret ilişkilerinin yok edilmesi akılcılıgın gereği ve zorunluluğudur. Bu durumda Kürtler’in geri ilişkilerini, modernliğin rasyonel araçları ile (zorunlu göç, zorunlu iskan, köy yakma, asimilasyon vb.) çözmeye çalışmak meşrudur. T.C. Kürt dememek adına bir dizi kodlama yaparken, dağda ölenlerin sünetsiz olduklarını ifade ederek modernizmin arkaik saydığı ‘’irtica’’yı da pardoksal biçimdekullanmaktan geri kalmadı. Ya da ‘bunlar Ermeni çocuğudur’ diyerek Hizbil-Kontra gibi örgütler yaratarak, Kürtlerin kolektif karşı çıkışlarını, isyanlarınıkanlı biçimde bastırırken, her türden kötülüğün de kaynağı olarak kodlamıştır. Sorunun ulusal boyutunu reddederken, ‘evet bir sorun var ama Kürt Sorunu değil’ saikiyle kodlayarak izah getirmiştir. Kürt hareketlerinde içsel olan kimi özeliklerlerleri esas alarak kodlamıştır. ‘Kürtsorunu yok, irtica sorunu var’, ‘Kürt sorunu yok, geri kalmışlık sorunu var’, ‘Kürt sorunu yok, feodalizm var’, ‘Kürt sorunu yok, emperyalist devletlerin ülkemiz özerindeki emellerine alet olan bir avuç hain var’, ‘Kürt sorunu yok, sünnetsiz Ermeni uşakları var’.

Takrir-i Sükûn Kanunu (Huzurun Sağlanması Yasası)
4 Mart 1925’te TBMM’de kabul edilen bir kanun. 1925 Şubat ortalarında Şeyh Said İsyanı patlak verince, Doğu Anadolu’da hemen sıkı yönetim ilân edildi. Fethi Bey (Okyar) düşürüldü ve yeni hükümeti 3 Mart’ta İsmet Paşa kurdu. Yeni hükümet ilk iş olarak Takrir-i Sükûn Kanunu’nu Meclis’ten geçirdi ve biri isyan bölgesinde, öteki Ankara’da 0lmak üzere yurdun geri kalan bölgelerinde çalışmak üzere iki İstiklal Mahkemesinin kurulmasını kararlaştırdı. Diğer taraftan ordu birlikleri harekete geçirildi. Yapılan plânlı askerî harekât ile isyancılar dağıtılıp, liderleri yakalandı. Suçlu oldukları hükümet tarafından iddia edilenler İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılandılar. Suçlu görülenler çeşitli cezalara (idam) çarptırıldılar. Yapılan soruşturmada isyancıların bir kısmına Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na mensup oldukları anlaşıldı. Bunun üzerine memleketteki tek muhalefet partisi de 3 Haziran 1925’te hükûmet kararı ile kapatıldı.
3 maddeden oluşan Takrir-i Sükun Kanunu’nun 1. maddesi şöyleydi:

"İrtica ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisi (toplumsal düzen) ve huzur ve sükûnu ve emniyet ve asayişini ihlale bais (bozmaya yönelik) bilumum teşkilât ve tahrikat ve teşvikat ve neşriyatı (örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri ve yayınları), hükümet reisi cumhurun tasdikiyle ve re’sen ve idareten man’e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İş bu ef’al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) hükümet İstiklâl Mahkemesi’ne tevdi edebilir.”Bu kanun ile bölge cumhuriyetin ilk yılarından başlayarak olağan üstü hal, sıkıyönetim benzeri idare biçimleri ve dizmece mahkemeler iletanışmış oldu. Cumhuriyet demokratikleşmek yerine totaliterleşme tecihi yapmış oluyor, Kürtleri baskı altına almak için tek partili sistemde karar kılımakta bir an teredüt etmiyordu. Kürtlerin asimle edilmesi siyaseti daha cumhuriyetin ilk yılarından başlayarak demokrasinin fedası pahasına yapılmıştır."

Devam edecek

Kürt Sorununun Tarihi ve Çözüm Yolları - 1

Bu yazı dizisi, sevgili Mahmut Balpetek'in "Sol Tartışma" mail grubuna gönderdiği yazılarının bir araya toplanmasıyla oluşturuldu. Devam ettikçe burada da bölümler halinde yayınlanmaya devam edeceğim.


Tarihte Kürdistan Terimi ve İlk Yazılı Eser
  1. İdari bir birim olarak: Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Bey, merkezi bugünkü İran’da Hemedan kentine yakın Bahar kentini merkez alan ‘’Kürdistan Eyaleti’’ni kurdu. Xll. Yüzyılda, bir idari birimdi ve atanan ‘’Bey’’lerle yönetildi. Sınırları Kirmanşah,Kuzey Irak ve Diyarbekir’e varıyordu.
  2. Coğrafik olarak: Arap ve İran kaynaklı eserlerde yöre için ‘’Kürdistan’’adı kullanıldı. Hamdullah Mustafa Kazvini’nin Nüzhet’ül Külüb eserinde bu eyaletteki kentlerden ‘’Kürdistan’’diye söz edilmektedir. Xll-XIII Yüzyıl Arap yazarlarının eserlerinde de bu yöre için ‘’Kürdistan’’ifadesi coğrafik olarak kullanılmıştır.
Ehmedé Xani (Ahmed-i Hani), yaşadığı dönemde, bulunduğu coğrafyanın edebiyat dili olan farsça ve Osmanlıcaya karşın ‘’MEM U ZİN’’eserini Kürtçe yazmıştır. Ozan bu kitabı 1695 yılında tamamlamıştır. El yazması kitap, yirmi adet olarak tedavüle sokulmuştur. Ehmedé Xani’yi, tarihteki diğer kürt yazardan farklı kılan da bu yönüdür. Kürtçe bu ve benzer sınırlı yayın okunabilen örnekler dışında günümüze kadar ‘’Dengbej’lerın (seda söyleyen) söylediği ‘’kelamlar’’ve annelerin çocuklara aktarımı ile gelmiştir. Yani Kürt dili varlığını büyük ölçüde ‘’dengbej’’lere borçludur. Bizim çoğrafyamız dışında dünyanın hiçbir yerinde ‘’dengbej’’lik kurumuna benzer bir kurum olduğunu sanmıyorum.

Osmanlı Devleti ve Kürtler
Osmanlı Devleti’nin Kürtlerle teması, Yavuz Selim dönemindedir. Yavuz, Kürt coğrafyasının askeri yoldan fethine girişmek yerine, İdrisi Bitlisi aracılığı ile Kürt beyleriyle anlaşma yolunu tercih etmiştir. Kürt beyleri, özel bir statü ile yarı bağımsız bir konum almıştır. Bölge tımar sistemi dışında bırakılmış; dolayısıyla vergi ve asker toplanmamıştır. “Müslüman evladı” devşirilmediği için, Kürt ailelerin çocuklarından da kimse devşirilmemiş; böylece Osmanlı klasik sisteminin etkisinin devam ettiği 18. yüzyıla kadar, Kürtler için Osmanlı bürokrasisi içinde yükselmenin bu kanalı kapalı kalmıştır. Asker toplanmadığı için, önemli ailelerin devşirme mekanizması dışından “paşa” çıkarması mekanizması da söz konusu olmamıştır. Kürtler için, devlet mekanizmaları içinde yükselmenin ve Osmanlı olmanın yegane yolu, başta Araplar olmak üzere, Osmanlı tebası bütün Müslüman halklar için geçerli olan ulema içinde yükselme yoludur. Bu yolun sıklıkla kullanıldığı ve parlak örneklerin ortaya çıktığı söylenemez.

Kürt coğrafyası, tarih boyunca farklı egemenlikleri yaşamıştır. Pers, Roma, Arap-İslam Emevi, Abbasi, Büyük ve Anadolu Selçuklu, Safaviler gibi devletler Kürt coğrafyasında egemen olmuşlardır. Ancak ilk büyük ve kalıcı bölünme, Osmanlı ile Safaviler arasında 17. yüzyıl ortasına doğru yapılan Kasr-ı Şirin Anlaşması (1639) gerçekleşen paylaşımdır. Böylece Osmanlı Kürdistan’ı ile, İran Kürdistan’ı, hemen hemen bugünkü sınırlarla bölünmüştür. Burada tek değişiklik, gene Kürtlerin baskı altında tutulmasını zorlaştırdığı için, Cumhuriyetin ilk yıllarında İran’la yapılan toprak değişimi yoluyla sınırın düzeltilmesidir. Küçük Ağrı dağı böylece Türkiye topraklarına katılmıştır.

Kürt Sorununun Çıkışı
Esas olarak, Kürt sorununun ortaya çıkışının temelleri, II. Mahmut’un (1808-1838), Osmanlı İmparatorluğu’nu, “merkezi bir monarşi”ye dönüştürme projesi ile ortaya çıkmaya başladı. Osmanlı Kürdistan’ının da, vergi ve askerlik mükellefiyetine tabi kılınmak istenmesi, Kürt egemenlerinin şiddetli itirazlarıyla karşılaştı.

II. Mahmut dönemi ağır siyasi krizlerle geçti. Tahta Kabakçı Mustafa isyanını bastıran Alemdar Mustafa Paşa tarafından tahta çıkarılan II Mahmut, Sırp İsyanı ve Osmanlı Rus Savaşı, Mora İsyanı/Yunanistan Bağımsızlık Savaşı, Vahabi Ayaklanması ve nihayet Kavalalı Mehmet Ali Paşa Ayaklanması ile geçen 30 senenin sonunda öldü. Felaketli hükümdarlığı döneminde, “merkezi monarşi” inşası yolunda, çok sayıda reform gerçekleştirdi. Bunların arasında, Kürtlerin hayatına getirmek istediği köklü değişiklikleri de saymak gerekir.

Arazi Kararnamesi ve Etkileri
Kürt’ler Yavuz Selim döneminden başlayarak, yarı bağımsız olarak ‘’Mir’’ler aracılığı ile yönetilme biçimlerini, Osmanlı “Mir’’ kurumunu, kanlı bir biçimde derdest ederek sonlandırmıştır. ‘’Mir’’lerin elindeki erki, kendine direkt bağlı olarak, ağalar, meleler ve şeyhler arasında paylaştırmıştır. Bu yeni dönemde, bağımlılık halini pekiştirmek ve kalıcılaştırmak için gerekli hukuki düzenlemeler yapmayı ihmal etmemiştir. Bu saik ile çıkarılmış en önemli kanunlardan 1858 tarihli Osmanlı arazi kararnamesi, Kürdistan’ın sosyal ve siyasal yapısında önemli değişimlere neden olmuştur. Aşiret yapısının çözülmesinin başlangıç işlevi gördüğünü söylemek de mümkündür. Kararname ile; toprağa yerleşim artar ve toprağı işlemede modernleşmenin kapısı aralanır. Zengin kent eşrafı, geniş topraklar edinir. Az topraklı köylü, toprağını koruyamadığından, az sayıda olan toprak işçilerine katılmak zorunda kalarak, emekçilerin sayısında artışa neden olur. Kürdistan’da yerleşik topluluklarla birlikte, göçebe ve yarı göçebe toplulukların da varlığını sürdürdüğü bu zaman periyodunda ; toprağa yerleşim, giderek artar. Bu süreç, Kürtlerin, sosyo- ekonomik yapısında değişimi, muştular. Feodal güçlerin egemen olduğu toplumda, kapalı ekonomi hakimdi. Malın, mala takası çok yaygındı. Bölgenin bazı illerinde, ticaret ve el tezgahları oldukça ileri düzeyde olmasına karşın, ticarette, hayvan ve hayvan ürünleri ağırlıktaydı. Kararname ne amaçla çıkarılmış olursa olsun; yeni üretim ilişkilerinin miladı olmuştur. İlkel göçebe Kürt aşiretlerini, toprağa yerleştirerek, burjuva ekonomik sisteme doğru evirilmesine katkı sağlamıştır. Haberleşme ve iletişimi geliştirerek, uluslaşma sürecine olumlu etkide bulunmuştur. Ulus bilincinin gelişmesi, Osmanlı politikalarına karşı ulusal talepler etrafında isyanlara yolaçmıştır.

Osmanlı Dönemi Kürt İsyanları
  1. Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806-1808, Süleymaniye)

  2. Babanzade Ahmet Paşa İsyanı (1812, Süleymaniye)

  3. Zaza Aşiretleri İsyanı (1818-1820, Dersim)

  4. Revaduz Yezidi İsyanı (1830-1833, Hakkari ve çevresi)

  5. Mir Muhammet İsyanı (1832-1833, Soran)

  6. Kör Mehmet Paşa İsyanı (1830-1833, Erbil, Musul, Şirvan)

  7. Garzan İsyanı (1839, Diyarbakır)

  8. Bedirhan Bey İsyanı (1843-1847, Hakkari ve çevresi)

  9. Yezdan İzzettin Şer İsyanı (1855, Bitlis)

  10. Bedirhan Osman Paşa İsyanı (1877-1878, Cizre ve Midyat)

  11. Şeyh Ubeydullah İsyanı (1880, Hakkari, Şemdinli)

  12. Emin Ali Bedirhan İsyanı (1889, Erzincan)

  13. Bedirhani Halil ve Ali Remo İsyanı (1912, Mardin)

  14. Molla Selim ve Şeyh Şehabettin İsyanı (1913-1914, Bitlis)
  15. Koçgiri isyanı (6 Mart 1921, Alişan, Alişir, Nuri Dersimi)
Osmanlı Döneminde Kürt Yayınları
 Kürdistan gazetesi 22 Nisan 1898’de yayına başladı. Gazete, 19. yüzyıl Kürt kurtuluş hareketlerinde önemli bir rolleri olan Bedirxanilerden Mikdat Mithat Bedirxan’ın sorumlu luğunda yayınlanmaya başladı. 1898.1902 yılları arasında yayınlanan 31 sayıdan 1 - 5 sayıları Kahire’de, 6 -19. sayıları Cenevre’de, 20 – 24 sayılar Londra’da, 25 – 29. Sayıları, Folkstan’da, 30 – 31. sayıları tekrar Cenevre’de yayınlandı. Kahire’de yayınlanan ilk 5 sayıdan sonra, M. Mithat Bedirxan’ın ölümü üzerine gazetenin sorumluluğunu kardeşi Abdurrahman Bedirxan üstlendi. Gazetenin isminin altında ‘’Kürtleri ikaz ve tahsil, sinayii teşvik için şimdilik onbeş günde bir neşir olunur Kürtçe gazetedir’’cümlesi yer alıyor. Gazete, Kürtçenin Kürmanci lehçesi ile yayınlanıyordu. Gazete yayını süresince çeşitli yollardan ülkeye sokuluyordu. Abdulhamit’e karşı sert muhalefet yapan gazetenin ülkede geniş kitleye ulaşması, rejimi endişelendiriyordu.
Kürdistan gazetesinde, İttihat ve Terakki’nin önderlerinden Abdulah Cevdet ve İshak Sukuti gibi Kürt aydınlarının da yazıları yayınlanıyordu. Kürdistan gazetesi 1890’lı yıllarda para, şöhret ve rütbe vb. yollarla oluşturulan Hamidiye Alaylarının, Ermenilere ve Kürtlere karşı kullanılmalarını şiddetle eleştirerek sultan Abdulhamit rejimine karşı tüm ezilen halkların mücadele birliklerini savunuyordu.


Kürdistan gazetesi ile başlayan Kürt gazeteceliği, Kürdistan gazetesinden sonra da değerli ürünler verdi. 1908’de kurucu ve yönetim kurulu üyeleri arasında Seyit Abdulkadir, İsmail Paşazade, Muşir Ahmet Paşa, Şükrü Mehmet Sekban, Babanzade Ahmet Naim beyin de bulunduğu bir grup Kürt aydını tarafından kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyetinin (Kürt Yardımlaşma ve ilerleme cemiyeti), Kürt Teavün ve Terakki“ adında bir yayın organı da bulunuyordu. Gazete, İstanbul’da Kürtçe – Türkçe olarak yayınlanıyordu.

1912 yılında Kürt öğrencileri tarafından İstanbul’da kurulan Kürt ‘’HEVİ“ talebe cemiyeti tarafından, 1913 yılında ‘’Roji Kürd’’adında bir dergi yayınlandı. Bu dergi Kürtçe – Türkçe yayın yapıyordu.

1918 Kürdistan Teali Cemiyeti” (Kürdistan yükseliş cemiyeti) inisiyatifinde “JİN” ve “Kürdistan” adında 2 dergi yayınlandı. Bütün bu yayınların ortak özelliği, diyasporada çıkıyor olmasıdır. Bu durum, çıkan yayınların, Kürt coğrafyasına taşınmasını olumsuz etkilemiş ve okunmasını sınırlı kılmıştır.

Devam edecek

19 Eylül 2010

Bu işte Bir Tuhaflık Var...



Altı yaşındasınız, babanız bizi okula göndermiyor. "Çağdaş" birileri geliyor, babanızı "ikna" ediyor, sizi okullu yapıyor. Alkışlıyoruz, çünkü altında başka nedenler bulunsa da, özellikle kızların okuyabilmesi çok güzel...

Yaşınız oluyor, 17 veya 18, yine okula gitmek istiyorsunuz. Artık babanız da karşı çıkmıyor hatta sizi destekliyor. Ama o da ne? Yine aynı "Çağdaş" kişiler, bu kez sizi okula almıyor... siz altı yaşındayken sizin okumanız için verdikleri mücadelenin bu kez tam tersini yapıyorlar. Sizin okumanız için önünüzdeki engelleri kaldırmaları gerekirken, onlar bu kez yeni bir engel koyuyorlar. Bir bez parçası. Onlar olmaz dedikçe, siz daha büyük anlamlar yüklediniz ona; siz ona sarıldıkça, onlar çıkarmak için bu kez sizi "ikna" etmeye çalıştılar...

Bu işte bir tuhaflık var ya, hayırdır inşallah...

06 Eylül 2010

Bu Kimin Mal Varlığı?

  1. 582 dönüm çeşitli meyve bahçeleri
  2. Çeşitli yerlerde 650 bin fidan.
  3. 400 dönüm Amerikan Asma Fidanlığı. Burada 560 bin kök bağ çubuğu
  4. 220 dönüm bağ. Burada 88 bin adet bağ çubuğu vardır.
  5. 370 dönüm çeşitli sebze yetiştirmeye elverişli bahçe.
  6. 220 dönüm 6 bin 600 ağaçlı zeytinlik
  7. 27 dönüm 1.654(bin altı yüz elli dört) ağaçlı portakallık.
  8. 5 dönüm kuşkonmazlık
  9. 100 dönüm park ve bahçe
  10. 2 bin 650 dönüm çayır ve yoncalık
  11. 1.450 (bin dört yüz elli) dönüm yeni tesis edilmiş orman.
  12. 148 bin dönüm ziraata elverişli arazi ve meralar.
  13. 45 adet büyük ve küçük idare binası ve ikametgâh, bütün mefruşat ve demirbaşları ile beraber.
  14. 7 adet 15 bin baş koyunluk ağıl
  15. 6 adet Aydos ve Toros yaylalarında tesis edilen mandıralar.
  16. 8 adet at ve sığırlara mahsus ahır.
  17. 7 adet umumi ambar
  18. 4 adet hangar ve sundurma
  19. 4 adet lokanta, gazino, ve eğlence yerleri, lunapark.
  20. 2 adet çeşitli imalat yapan fırın.
  21. 2 adet, çiçek ve süsleme nebatı yetiştirmeğe mahsus yer. (Toplam Bina 51 adet)
  22. BİRA FABRİKASI : (Yılda 7 bin hektolitre üretme kapasitesine sahip.)
  23. MALT FABRİKASI
  24. BUZ FABRİKASI; (Günde dört bin ton buz üretme kapasitesine sahip)
  25. SODA ve GAZOZ FABRİKASI : (Günde 3 bin şişe soda ve gazoz üretebilecek kapasitede.)
  26. DERİ FABRİKASI
  27. ZİRAAT ALETLERİ ve DEMİR FABRİKASI :
  28. SÜT FABRİKALARI: Biri Ankara diğeri ise Yalova'da olan bu iki fabrika günde 30 bin litre süt ve bir ton tereyağı üretme kapasitesinde.
  29. İKİ YOĞURT İMALATHANESİ;
  30. ŞARAP İMALATHANESİ: Yılda 80 bin litre şarap üretme kapasitesine sahip.
  31. 31) DEĞİRMEN
  32. İstanbul'daki bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesi.
  33. Biri Ankara'da, diğeri Yalova'da kurulu iki tavuk çiftliği
  34. Yalova'da ki Çiftliklerde İKİ HUSUSİ İSKELE ve LİMAN TESİSATI
  35. ÜÇÜ ANKARA'DA ve İKİSİ İstanbul'da ‚'BEŞ SATIŞ MAĞAZASI' nın bütün tesisat ve demirbaşları.
  36. ORMAN ÇİFTLİĞİNDE: Hususi sulama tesisatı, kanalizasyon,Telefon tesisatı,elektrik tesisatı, küçük beton köprüler, hususi yollar, içme su tevziatı şebekesi.
  37. YALOVA ÇİFTLİĞİNDE: Hususi Su tesisatı, telefon tesisatı, elektrik tesisatı, küçük beton köprüler ve yollar.
  38. SİLİFKE TEKİR ÇİFLİĞİNDE; hususi sulama tesisatı, beton köprüler.
  39. Orman Çiftliğinde kurulu ÇİFTLİK MÜZESİ ve ufak mikyasta HAYVANAT BAHÇESİ tesisatı. Bunların işletme levazımı ve bütün demirbaşları.
  40. 13 BİN BAŞ KOYUN.Kıvırcık, Merinos,Karagül,Karaman ırklarıyla bunların melezleri.
  41. 443 BAŞ SIĞIR,Simental, Hollanda, Kırım, Jersey, Görensey, Hale p yerli ırklarıyla bunların melezleri, yeni üretilen Orman ve Tekir cinsleri.
  42. 69 BAŞ İngiliz, Arap, Macar, yerli ve bunların melezleri KOŞUM ve BİNEK ATLARI
  43. 2 bin 450 BAŞ Tavuk, Legorn, Rodayland ve yerli ırklar.

    UMUMİ 'CANSIZ' DEMİRBAŞLAR
  44. 16 adet TRAKTÖR, 13 adet HARMAN ve BİÇER DÖVER MAKİNESİ ve bilcümle ziraat işlerini görmekte bulunan Ziraat işlerini görmekte bulunan ziraat alet ve edavatının Tamamı.
  45. 35 Tonluk bir adet DENİZ MOTORU. Yalova çiftliğinde.
  46. 5 adet, Çiftliklerin nakliye işlerinde çalıştırılan KAMYON ve KAMYONET.
  47. 2 adet Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan BİNEK OTOMOBİLİ.
  48. 19 adet, Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan, binek ve YÜK ARABASI.
Yukarıdaki listenin Atatürk'ün malvarlığı olduğu söyleniyor (Kaynakça olarak da İsmail Cem / Türkiye'nin Geri Kalmışlığının Tarihi kitabı gösteriliyor) Kitabı okumadığım için internet üzerindeki alıntılara şüpheyle yaklaşırım, ama ciddiyetine inandığım bir sitede bunu görünce cidden doğruluğunu merak etmeye başladım...

21 Ağustos 2010

Imagine theres no heaven


Imagine theres no heaven,
Its easy if you try,
No hell below us,
Above us only sky,
Imagine all the people
Living for today...

Imagine theres no countries,
It isnt hard to do,
Nothing to kill or die for,
No religion too,
Imagine all the people
Living life in peace...

You may say im a dreamer,
But im not the only one,
I hope some day youll join us,
And the world will live as one.

Imagine no possesions,
I wonder if you can,
No need for greed or hunger,
A brotherhood of man,
Imagine all the people
Sharing all the world...

You may say im a dreamer,
But im not the only one,
I hope some day youll join us,
And the world will live as one

Türkçe Çevirisi

Hayal et cennetin olmadığını
Denersen kolaydır
Cehennem yok altımızda
Üstümüzde ise
Sadece gökyüzü
Tüm insanların
Bugün için yaşadığını
Hayal et

Hayal et ülkelerin olmadığını
O kadar zor değil bu
Uğruna öldürecek ya da
Ölecek bir şey yok
Ve din de yok tabii
Tüm insanların
Barış içinde yaşadığını
Hayal et

Hayalci diyebilirsin bana
Oysa yalnız değilim ben
Umarım bir gün sen de
Katılırsın bize
Ve bir bütün olur dünya

Hayal et malın mülkün
Olmadığını
Merak ediyorum
Yapabilir misin
Ne açlık var ne aç gözlülük
İnsanların hepsi kardeş
Tüm insanların
Tüm dünyayı paylaştığını
Hayal et.

Hayalci diyebilirsin bana
Oysa yalnız değilim ben
Umarım bir gün sen de
Katılırsın bize
Ve bir bütün olur dünya

13 Ağustos 2010

Kerempe'den Yason'dan

(Yetkin Hoca'nın el yazısı ile yazılmış şiiri daha büyük görmek için görselin üzerine tıklayın)

Yeşili ile arama
Çektiniz karaları
Kına yakın oynayın
Harami babaları

Fark etmeniz mi ula
Ormani ağaçlari
Çabuk olun bitmeden
Devletin paralari

Doldum uşaklar doldum
Göresledum kumları
Bekleyin elbet birgün
Paylaşuruk kozlari

Düktünüz pislukleri
Hep geri verdum size
Akli olan anlardi
Tükurdum yüzünuze

Yıktım geçirmedim mi
Giresun limanini
Tarumar etmedim mi
Faroz sahillarini

Susmak onaylamaktır
Onlaradır sözlerim
Heram olsun hepsine
Verduğum nimetlerim

Son martı gittiğinde
Eseceğum Yorozdan
Son hamsi öldüğünde
Alacağım başımı
Koyveri gideceğum
Kerempeden Yasondan

Yetkin Hoca

*Kerempe: Kastamonu ilçesinde bir burun.
Yason: Ordu, Perşembe’de bir burun.
Göreslemek: Özlemek
Faroz: Trabzon sahilde bir liman semti
Yoroz: Çarşıbaşı’nda bir burun

10 Ağustos 2010

Evet mi de Hayır mı, Referandum Durumu?

Tansu Çiller bir zamanlar Türkiye için "Dünyanın son Sosyalist devleti" demişti. Oysa anlıyoruz ki, Türkiye dünyanın iktidarıyla, resmi muhalefetiyle faşit olan tek ülkesi (var mı başka örneği). AKP faşizmi dayatıyor, CHP aslına rücu edip 40ların faşist ideolojine geri dönüyor, MHP zaten tescilli faşist, sosyal demokrat olmaya çalışanların gücü yetmiyor, sosyalistlerin-komünistlerin esamisi okunmuyor, kendine "komünist" ya da "solcu" diyenlerin bir kısmı "Yaşasın Şanlı Türk Ordusu" diyor...

Neler oluyor yahu, ortamın neredeyse "SOL SOL SOL" diye bağırdığı bir durumda, faşizmin alternatifi faşizm oluyor, ve biz EVET mi, HAYIR mı oyununun ortasında kalıyoruz. EVETçiler AKP faşizminden yana, HAYIRcılar CHP ve askeri faşizmden yana... BOYKOT ise can simidi olamıyor...

Hiç kimse bana "EVET dersen, AKPnin faşizmine destek oluyorsun" demesin. HAYIR dersem CHP faşizmine olacağım desteğin ve bunun sonuçlarının neler getireceğini biliyorum.

Yapılacak şeyin AKP'yi kendi silahıyla vuracak bir iktidar alternatifi yaratmak olduğunu düşünüyorum. Tıpkı Askeri vesayeti, AKP'nin kendi silahıyla vurması gibi. AKP bugün yaptığı tüm uygulamaları Askeri faşizmin, sittinsene ya kendisinin iktidarda kalacağını ya da adamlarının bu görevi sürdüreceğini sanmasından kaynaklı, kurumların yapısını antidemokratikleştirmesi sonucunda oluşan faşist uygulamalara dayandırmaktadır. Yani AKP "faşizmi" yeni bir şey değil.

Bugün AKP aynı şeyi yapıyor. Sittinsene iktidarda kalacağını sanıyor. Uygulamalarını buna göre hazırlıyor (iktidarda kalamadığı durumda da, kritik yerlerde hala kendi adamlarını bulundurmaya çalışıyor, şu an yargı içiresindeki durumun askeri iktidarın devamı olması gibi).

Bu nedenle talebimiz daha fazla demokrasi olmalı... Bu konuda bir toplumsal baskı yaratılmalı. Bunu da "Hayır" diyerek sağlayamayacağımızı düşünüyorum.

02 Nisan 2010

TBMM'de 550 "PKK"li

Başlık "550 'Komünist", "550 Faşist", "550 Şeriatçı", "550 Ulusalcı" vs. şeklinde de yazılabilirdi... Ne "korkunç" değil mi? Kaç TC vatandaşı böyle bir durumu kabul edebilir, ya da bunun gerçekleşebileceğini düşünebilir. Ama uzak olmayan bir teoriyle bunun gerçekleşmesi kaçınılmazdır.

Şöyle bir seçim sonucu hayal edelim (hayal ederken, çok da uçmadan, gerçeklerden uzaklaşmadan):
  • BDP: %10,05 (Tüm Kürtler seçime ortak girdi [Barzaniciler, Talabaniciler, Menzilciler, KAWA, KSİP, PKK, PAJEK, eski-yeni ne varsa, ve Türkiyeli Komünistlerin birliği]. Kürt açılımı konusunda ilerleme sağlayamayan AKP'ye inat, bir önceki seçimde AKP'ye oy veren Kürtlerin büyük kesimi de, BDP'ye yöneldi.)
  • AKP: %9,99 (Kürtlerden oy kaybetti, askerle çatışması, kürt, ermeni vs. açılımı sonucu [ya da sonuçsuzluğu] içerisindeki milliyetçileri kaçırdı, Saadet bir kısmını topladı, Kürşat Tüzmen ayrıldı, BBP'ye gitti, oyların bir kısmını da götürdü, eski ANAP ve DYP kökenlilerin bir kısmı da yeni partileri DP'ya kaydı.)
  • CHP: %9,98 (En sonunda AKP'yi yakaladı ama ne fayda. Baykal'a rağmen CHP'ye oy verenlerin bir kısmı CHP'den oyunu çekti, EDP ciddi bir Alevi oyunu çaldı, Sarıgül Feto'dan aldığı destekle CHP'nin altını oydu, "Bu kadar da darbeci olunmaz kardeşim" diyen bir miktar demokrat, laiklik için CHP'ye verdiği oyu çekti.)
  • MHP:%9,96 (O da AKP'yi yakaladı ama ne fayda, Kürşat Tüzmen'in BBP genel başkanı olmasıyla, ciddi bir oy kaybı yaşadı, Kürt ve Ermeni açılımlarında yeterince tepki gösterip, milliyetçileri sokağa dökemediği için, inandırıcılığını kaybetti, içindeki gerçek faşiştlerin oyunun bir miktarı Nasyonal Sosyalist CHP'ye, büyük bir miktarı en gerçek faşist parti olan HEPAR'a gitti.)
  • SP: % 9 (AKP'ye giden Milli Görüşçü kemik oylar, AKP'nin batıcı davranışları nedeniyle yuvaya geri döndü.)
  • DP: % 9 (ANAP ve DYP ve Demirel'in desteğiyle burjuvazi ve feodallerin bir kısmı [köy ağaları ve anadolu küçücük esnafı başta olmak üzere] asıllarına geri döndüler ama eski bir DSİ mühendisi olan Demirel'e inat baraj'a takıldılar.)
  • HEPAR: %8,2 (Türkiye'nin gerçek faşistlerinin gerçek partisi, sonlandırılamayan Kürt ve Ermeni açılımının rüzgarını da arkasına alarak, İzmir ve Trakya [diğer faşist partimiz Genç Parti'nin başkanı Cem Uzan'ın kulakları çınlasın] başta olmak üzere ciddi bir oy topladı.)
  • TDH: %8 (Feto'nun ciddi desteğine rağmen iktidar olamayan TDH de hayal kırıklığına uğrayanlardan, CHP'den oy çalması beklenirken "yanlışlıkla" AKP'den de oy çalmasına rağmen yeterli olmadı.)
  • DSP ve Rahşanın diğer partisinin toplamı: %4 (Kemik bir Ecevit sevgisiyle, biraz Karadeniz, biraz da Trakya'dan aldığı oylar, kafa karışıklığı yaşayan seçmenlerini ve yöneticileri tatmin etmedi, ama yine de aldığı oy oranı şaşırttı.)
  • BBP: %5 (Kürşat Tüzmen'in parti başkanı olmasıyla biraz şahlanan parti, Sivas partisi olmaktan ileri gitmeyi başardı.)
  • TP: %5 (Her yeni parti kuranın ertesi akşam iktidar olacağını sanması hastalığına kapılan Abdüllatif Şener de hüsrana uğrayanlardan, ancak AKP'den koparttığı oylar şimdilik kendisine yetmiş görünüyor.)
  • İP: %0,1 (Ulusalcı solcuların [nasyonal sosyalist] partilerinden İP [TİP adını alıp, 1965 rüzgarını arkasına alacağını sanmasına rağmen] alabileceği maksimum oyu aldı.
  • T"K"P: %0,1 (Asıl rakibi İP'den oy kapma sevdasıyla yanınca, o da hayal kırıklığına uğradı.)
  • Yeni Parti: %0,1 (Silivri'den ancak bu kadar oy alabildi. Bu kadar çok ulusalcı parti varken, onun hasta dilimi niye bu kadar oz oldu, Tuncay Özkan'a sormak lazım.)
  • ÖDP: %0,1 (80 öncesi "övündükleri 300 bin üyemiz var" sözüne rağmen kemikleşmiş oy potansiyeliyle "Yol"da kaldı.)
  • EDP:%6 (Kafası karışan alevilerin ve CHP'den bıkan "solcu"ların desteğiyle ciddi bir oy aldı.)
  • Diğerleri (Diğer partiler ve bağımsızlar) %4,52
Sonuç
550 milletvekilinin tümünü BDP kazandı. Yani TBMM'de 550 "PKK"li. Meclis tek parti iktidarına ev sahipliği yapıyor.

Yukarıdaki senaryo masal mı? Denemez. Bu ülkede günden güne değişen kişisel siyasal tercihler sonucu, çok ekstrem olsa da, olmayacak bir sonuç değil. 20 yıl önce hangi Kemalist, bir "dinci" partinin %50ye yakın oy alarak, tek başına iktidara geleceğini "hayal" bile edebilirdi? Burada barajı geçen partinin BDP olması, sadece kafayı Kürt ve İslamcı tehlikelerine yormaktan başka bir şey yapmayanlara da, barajın ne kadar anlamsız ve "tehlikeli" olduğunu göstermek içindi.

Kısacası, bugün istikrar için, bölücülerin meclise girmesini önlemek için, ya da buna benzer, korkuya dayalı pragmatizmle yaşayanların sarıldığı BARAJ, yarın birgün, "nasıl oldu da bu hale geldik" demenize yol açacaktır. Tıpkı diğer, rejimi korumak adına olağanüstü yetkilerle donatılan diğer kurumlar gibi.

Bugün YÖK'e, Cumhurbaşkanlığına, RTÜK'e vb devlet kurumlarına AKP'nin yandaşlarını doldurduğunu ve bu kurumların AKP bürosu gibi çalıştıklarını söyleyenlerin, bu yasalar yapılırken, ebediyyen iktidar koltuğunda kendilerinin oturacaklarını sandıkları günler çok eskide kalmadı. Toplumu kafes içine almak için kurdukları kurumların tümü, tam da istemedikleri kişilerin ellerine geçince ne yapacaklarını şaşırdılar. Niye şaşırıyorsunuz ki! İktidar sizdeyken, siz de AKP gibi davrandınız.

Bu nedenle, seçim barajı tamamen kaldırılmalı, yeni bir Anayasa yapılmalı (bana göre en fazla 50 maddeden oluşmalı ve yasakları değil, özgürlükleri koruma altına almalı), halkın yönetimi ile ilgili hiçbir kuruma atama yapılmamalı (en başta valilik, kaymakamlık vs kaldırılmalı, en yetkili kişiler halkın seçtiği belediye başkanları olmalı), halkı ilgilendiren her konuya ilişkin, halkın temsilinin sağlanması önündeki yasaklar kaldırılmalı.

AKP'nin anayasa değişikliği önerisi, olumlu olmakla birlikte yetersiz ve 15. maddenin bu öneri içerisine katılmasıyla yanlış olan bir öneridir (15. madde ayrıca kaldırılmalı, kaldırılırken, cuntanın ve işbirlikçilerin yargılanması için gerekli koşulların yaratılmasıyla ilgili yasalar da bununla birlikte çıkarılmalı).

Bu öneri pansumandır, nihai tedavi yeni bir anayasadır (nihai tedaviye gidene kadar, kangren olup ölmemek için pansuman yaptırmak iyidir).

06 Mart 2010

Behice Boran 100 Yaşında

Toplumsal Bellek” bizlere nereye gideceğimizi söylemez. Ancak nereden geldiğimizi söyler ve bugün yaşadığımız problemlerin kaynaklarını gösterir.

Bugün ülkemiz derin toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunlar içinde, şiddetli saflaşmalar yaşamakta. Bu sorunlar dün de vardılar. Çözüm yollarını tartışıyoruz. Ancak acaba dün ne tartıştık? Bu sorunlara işaret edenler oldu mu? Hangi çözümler önerildi, bunlar nasıl karşılandı? Acaba çatışma alanlarına, daha nüve halinde iken, daha yıllarımızı, hayatlarımızı karartmadan bir ışık tutuldu mu? Bu hayırlı gidiş değildir diyenler oldu mu?

Bugün de

  • Her türlü görüşün kendini ifade edebildiği, hukukun egemen olduğu demokratik bir ülke,
  • Eşit yurttaşlık haklarına dayalı, kimlik ve cinsiyet ayrımlarının yer vermeyen özgürlükçü bir ortam,
  • Sosyal adalet ve toplumsal dayanışmayı esas alan eşitlikçi bir toplum

arayışlarımız devam ediyor.

Biliyoruz ve hatırlatmak istiyoruz ki dün de bu amaçla mücadele edenler vardı, bizden sonra da olacak.

Bütün emeği geçenleri bir kez daha saygıyla anarken, bu zincirin önemli halkalarında olan Behice Boran’ı doğumunun 100. yılında anıyoruz. Bu hem bir vefa borcudur, hem de bugün için hatırlatmaları amaçlamaktadır.

Behice Boran, bir bilim insanıdır.
Türkiye’de sosyolojinin kurucularındadır. 1938’de başlayan yazı yaşamı hiç kesintiye uğramadı. Türkiye’nin toplumsal yapısını ve ilişkilerini ortaya koymak için saha çalışmaları yaptı, teorileştirdi. Yazılar, kitaplar yazdı, bilimciler yetiştirdi. Karşılığı üniversiteden kovulmak, yazamaz ve araştırma yapamaz hale getirilmek oldu.

Behice Boran, Marksist bir kuramcı ve sosyalist siyaset insanıdır.
“Dünyayı yalnızca açıklamayı değil değiştirmeyi amaçlayan” bilimciler kuşağındandır. Maliyetlerini bilerek ve umursamadan, örgütlü yaşama katıldı. Kendi tercihi olmamasına rağmen en üst görevlere kadar yükseltildi. Parti lideri ve parlamenter oldu. Demokrat, özgürlükçü ve eşitlikçi bir Türkiye istedi. Karşılığı yıllarca hapis, siyasi sürgünlük oldu.

Behice Boran, demokrasi savunucusudur.
Sosyalizm ve demokrasinin yakın ilişkisine her zaman işaret etti. Her zaman tepeden inmeci, “kestirme yol”lara karşı çıktı. Halkın katılmadığı iktidar arayışlarına karşı durdu. Halk örgütlenmeden ve siyasal yaşama müdahale etmeden demokrasinin gelişemeyeceğini savundu, her demokratik kazanıma titizlikle sahip çıktı.

Behice Boran, barış savunucusudur.
İkinci dünya savaşından sonra ülkemizin karanlık soğuk savaş safına, NATO gibi savaş araçlarına katılmasına karşı çıktı. Kişilikli, bağımsız bir dış politikayı savundu. Gördüğü karşılık 15 ay hapis ve sürgün oldu.

Behice Boran, kadındır.
“Eğer siyasetçi olmasaydım, kadın sorunları üzerine çalışmak isterdim” diyen Boran, 1940’larda “İş Bölümü ve Kadının Sosyal Mevkii” gibi yazılarından başlayarak soruna dikkat çekti. Erkekler dünyasında, erkeklere benzemeden bir kadın olarak kendine önemli bir yer açtı.

Behice Boran bir eş ve annedir.
En yoğun siyasi çalışma döneminde ilgisi ve şefkati ailesinin üzerinde oldu. Son yıllarında ağır sağlık sorunları yaşayan eşi ile yakından ilgilendi. Çocuğunu, olağan yaşamı olan yargılama ve hapislik dönemlerinde doğurdu ve hep zorluklar içinde sorumluluğunu taşıdı.

Behice Boran, bir arkadaş ve dosttur.
Seçkin bir öğretim üyesi ve siyasetçi olduğu dönemlerde bile çevresiyle bizlerle hep dostça ilişkileri oldu. Yaşama ilişkin bildiğini paylaştı, önerilerde ve uyarılarda bulundu. Davranışlarımızda, kıyafetimizde, yaşam felsefemizde izler bıraktı...

Behice Boran’ı, doğumunun 100. Yılında bir dizi etkinlik ile anacağız. Yayınlar, toplantılar yapacağız. Anısının toplumsal hafızamızı canlandıracağına, nereden geliyoruz sorusunun yanıtına önemli katkılar sağlayacağına inanıyoruz. O, bizim demokrat, özgürlükçü ve eşitlikçi arayışlarımızda hatırlatmalarda bulunacak, yeni bakış açılarımızın ortaya çıkmasına yardımcı olacak, moralimizi, gücümüzü inancımızı pekiştirecektir.

05 Mart 2010

KANDIRILMIŞ TARAF OKURU OLMAK İSTEMİYORUM...

Facebook'ta bir dostumun "Yavuz abi o taraf okuru sen misin" seslenişiyle haberim oldu durumdan. Bir iletişim grubunda (KUYEREL) tartışılan bir konuya (Taraf'ın internet sitesinde Mehmet Ali Şadoğlu adlı kişinin blog'unun reklamı dolayısıyla, Ahmet Nesin'in bu durumu eleştiren yazısı) benim de yazdığım yorumun bir parçası, odatv.com adlı (imtiyaz sahibi Soner Yalçın) bir sitede "TARAF OKUYUCUSUNU KANDIRIYOR" başlığı altında kullanıldığını gördüm.

Bu görüşlerim, kamuya açık bir alanda belirtilmedi, üyelikle girilebilen kapalı bir iletişim grubunda belirtildi. Oysa odatv.com haberde, sanki kamuya açık bir beyanatmış gibi "Taraf okuru Yavuz Kaynar gazeteye şöyle seslendi" diyerek, yorumumun bir parçasını kullanarak, kandırılmış okuyucu olarak beni lanse etti.

Kendimi hiçbir zaman kandırılmış hissetmedim. Öncelikle bu böyle biline. Çünkü, sonuçta "Taraf'ın tasarrufudur" derim, günlük 50 kuruştan kendimi kurtarırım.

Ancak durum bununla kalmadı. odatv.com'un bu haberini bir çok site (haber sitesi, blog vs) olduğu gibi kullandı (copy-paste) ve bir anda sanal alemde "Taraf tarafından kandırılan okuyucu" durumuna düştüm.

odatv.com sitesinin tüm yöneticilerine (Soner Yalçın dahil) mailler gönderdim. Nezaket icabı bile bir geri dönüş olmadı. Olmadığı gibi, sitenin haberlerine yaptığım yorumların bazıları (en az 5 adet), hiç bir hakaret unsuru içermemesine rağmen yayınlanmadı. Yani açık bir SANSÜRle karşı karşıya kaldım.

Haberi olduğu gibi "araklayan" bazı sitelerde, haberin adımın ve yorumumun geçtiği bölümü kaldırtmayı başardım. Ama onlarca site... Hangi biriyle tektek uğraşayım, aylak adam değilim ki klavye ardında saldırayım ona buna.

Kısacası, odatv.com, ahlaksızca iznim olmadan, kamuya açık olmayan bir alanda dile getirdiğim görüşlerimin bir kısmını, kendi haklılıklarını kanıtlamak amacıyla pervasızca kullanmıştır. Copy-Paste geleneğimiz sayesinde de internet aleminde kandırılmış okuyucu oldum. Oysa kimin kimi kandırdığı bu terbiyesizce davranıştan sonra ortaya yeterince çıkmıştır.

odatv.com ve diğer sitelere karşı tüm yasal haklarımın kullanımı süreci başlamıştır. Kaderde, kısmetse "ulusalcı" parası yemek de varmış. :)

03 Mart 2010

KAN VAR BÜTÜN KELİMELERİN ALTINDA


Posta arabalarından söz et bana
Kan var bütün kelimelerin altında
Ezop'un şu lanetli dilinden söz et
Kan var bütün kelimelerin altında
Umulmadık birgün olabilir bugün
Aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara
Bir çay şöyle yağmurların kokusunda
Kan var bütün kelimelerin altında
İşte durup dururken surda
Bir yelpaze gibi açıldı sesin
Güzün en gürültülü kanadında
Göğün en ince dalında
Kan var bütün kelimelerin altında
Umulmadık bir gün olabilir bugün
Bir çeşme gibi akabilir cumartesi
Çığlığındaki sessiz harfler
Dün gecenin ağırlığıdır damarlarında
Ne güzel konuşur sokak satıcıları
Fötr şapkalarıyla ne kalabalıktırlar
Ve çiçekçi kızların göğüsleri
Daha suçsuzdur kırlangıç yumurtasından
Kan var bütün kelimelerin altında
Yaprağını dökecek ağaç yok burda
Ama ışık sökebilir olanca renklerini
Sürekli işbaşındadır belleğin
Tanık şairler arasında
Oyuncu arkadaşlar arasında

Yolculuk bir kafiye arayabilir
Atının kuyruğundaki düğümde

Ölüm bir kafiye arayabilir
Ak gömleğinde

Yol bir kafiye arar ve bulur
Dönemeçlerin benzerliğinde

Kan var bütün kelimelerin altında
Bir gül al eline sözgelimi
Kan var bütün kelimelerin altında
Beş dakka tut bir aynanın önünde
Kan var bütün kelimelerin altında
Sonra kes o aynadan bir tutam
Beyaz bir tülbent içinde
Koy iç cebine
Bütün bir ömür kokar o ayna
Kan var bütün kelimelerin altında
İşte o kandır senin gülüşün
Sızmıştır hayatın derinlerine
Siyahtır orda kırmızıdır
Daldan dala atlar
Sever çocuklara anlatılan masalları
Ama iş savunmaya gelince
Yalnız alevi savurur
Ve güneşin solmaz çekirdeğini
Yalnız doruklarda

Umulmadık bir gün olabilir bugün
Kan var bütün kelimelerin altında

Cemal Süreya

12 Kasım 2009

Bu kalp seni unutur mu?

Devrimci 78liler Federasyonu'nun TSK'nın açıklamasına dair basın duyurusu. Aynen buraya alıyorum.

BASINA VE KAMUOYUNA

Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler’in ”TSK'ne uzun yıllar hizmet eden personele karşı tek taraflı akıldışı iddialar gündeme gelmektedir. Bu kapsamda bir dizi ile ilgili olarak medyada yer aldığı şekilde RTÜK tarafından bazı kararlar alındığı bilinmektedir. Yayın kuruluşlarının insanların kişilik haklarına özen göstermesi, o kişi ve ailelerini de düşünerek duyarlı bir yayıncılık yapması herkes gibi bizim de beklentimizdir” şeklinde haftalık bilgilendirme toplantısında bir açıklaması olmuştur.

Sayın General; kola içer misiniz kola… Hani uzun ince şişeleri var… Hatta biraz boğumlu… 30 yıl önce belki biz de içerdik… Ama otuz yıldır içmiyoruz… Niye biliyor musunuz? ”...uzun yıllar hizmet eden personelleriniz...” üzerine oturttuğu için. ”...herkes gibi bizim de beklentimiz...” vardı, bu insanlık suçlarını işleyenler yargılanır, diye ama olmadı… Ve siz hala onları koruyorsunuz. İşkence yapmak kadar işkencecileri korumak da suçtur. Siz bu suçu işlemeye devam ediyorsunuz.

Sayın General; Mamak’tan, Metris’ten, Diyarbakır’dan yükselen işkence çığlıkları hiç kulağınıza ulaşmatı mı? Duyma probleminiz mi var? Bu ülkenin geleceği ipotek altına alındı, zenginlikleri peşkeş çekildi, bilim adamları, aydınları, öğrencileri cezaevlerinde işkencehanelerde yok edildi… Bunları yapan Kenan Evren ve arkadaşları için herhangi bir soruşturma açtınız mı? Dünyanın en zengin on generali arasında bulunan Tahsin Şahinkaya için, bu kadar zenginliği nasıl yaptı, diye sordunuz mu?… Darbecileri korumayın. Darbe yapmak kadar darbecileri korumak da suçtur. Siz bu suçu işlemeye devam ediyorsunuz.

Sayın General: Albay Raci Tetik de sizin personeliniz. Mamak’ta cezaevi müdürlüğü yaptı. Onun döneminde tabutluklardan, hücrelerden yükselen çığlıklar sevinç çığlıkları mıydı?. İlhan Erdost’un, Mustafa Yalçın’ın nasıl öldürüldüğünü biliyor musunuz? Albay Raci Tetik ve Yüzbaşı Tuna Akut hakkında herhangi bir soruşturmanız kovuşturmanız var mı? Metris cezaevindeki işkencelerden sorumlu Binbaşı Adnan Özbey, Binbaşı Fehmi Koçhisarlıoğlu, Binbaşı Muzaffer Akbayır, Yzb. Ömer Kavlak, Üstgm. Yalçın Demirel hakkında bir soruşturmanız oldu mu? Ya da Diyarbakır cezaevindeki işkence ve ölümleri lütfedip araştırdınız mı? Tutuklulara insan dışkısı yedirmek, fare yedirmek ne kadar insani… Cop sokmanın tecavüz, etmenin tarafı mı olur? Tek taraflı, akıldışı diyene kadar araştırma zahmetine girdiniz mi?.. Bütün bunların sorumlusu başta Orgeneral Kemal Yamak, cezaevi Komutanı Esat Oktay Yıldıran, Mevlüt Başçavuş ve diğer personel hakkında ne yaptınız? Kamuoyuyla paylaşırsanız biz de öğrenmiş olacağız..

Sayın General: 1981 Haziranında Gaziantep cezaevinde idam edilen Veysel Güney’in hala mezarını bulamadık… Cenazeyi ailesine teslim etmek için alan ve bilinmeyen bir yere gömen Yüzbaşı Burhan Erdem de sizin personeliniz… Devletten hala maaş alıyor… Orduevlerinden faydalanıyor… Hala askeri lojmanlardan faydalanıyor… 28 yıldır oğlunun mezarını arayan bir annenin feryatları sizi hiç rahatsız etmiyor mu?.. Kardeşlerine, arkadaşlarına ziyaret edebilecekleri bir mezar taşını çok mu gördünüz? Yüzbaşı Burhan Erdem’i bulup mezar yerini ailesine açıklamayı düşünüyor musunuz? Yoksa, ”tek taraflı akıldışı iddialar’ söylemine devam mı edeceksiniz?

Sayın General: 12 Eylül darbecileri işledikleri suçlardan korunmak için Anayasaya geçici 15. maddeyi koydurdular… Nasıl geçici ise 29 yıldır hala geçmedi… Bu madde onların suçlarını örtmüyor ki… Bunların hepsi uzun yıllar TSK'ne hizmet etmişler. Halka ve demokrasiye karşı suç işlemişler… Ve yargılanmamışlar… Bunların yargılanmasını engellemek başta insanlık suçudur… Yaşananların milyonda birine dokunan bir televizyon dizisine gözdağı vermeniz, kaynağını ve gücünü 12 Eylül darbesinden alan RTÜK’ü yönlendirmeniz, basın ve yayın kuruluşlarını ince bir üslupla uyarmanız işlenen suçları yok edecek mi? Yoksa sizde mi bu suçları ve suçluları olumluyorsunuz? Peki, bizlerin ve ailelerimizin kişilik hakları yok mu?

Darbecileri korumayın… İşledikleri suçlardan dolayı yargı önüne çıksınlar… Herkes gibi bizim de beklentimiz budur…

10 Kasım 2009

07 Kasım 2009

Ulusalcı Solcu Problematiği ve Çözümü...

Basit bir matematik problemi çözümü:
Soru: Ulusalcı solcu kime denir? 
Şimdi çözümlemeye başlayalım.
Ulusalcı: Ecnebi diline çevirirsek Nationalist. Buradan bizim dilimize çevirirsek Nasyonalist. Bu cepte.
Solcu: Bütün dünyada solcular toplumcudur, yani Sosyalist. Olması gereken bu. Bu durumda da solcu Sosyalist olur. Bu da cepte.
Şimdi yanyana getirelim bunları.
Ulusalcı, Nasyonalist, kısaltalım Nasyonal, yani ulusal. Solcu, Sosyalist. Birleştirdik; Ulusalcı Solcu=Nasyonal Sosyalist.
Aaaaaaaa. bu bana tanıdık geldi biryerlerden
Devamı ve CHP'nin aslında hep Nasyonal Sosyalist bir parti olduğu konusunu inceleyi bir başka yazıya bırakıyorum